Dil tohum atar
dil tohum atar…
bir bebek dünyaya düştüğünde, kendini ancak ağlayarak ifade eder. o ağlamaya hemen anlamlar verilir: ağladın çünkü acıktın, ağladın çünkü korktun, ağladın çünkü hastasın, altın kirlendi… gülümsediğinde; melekler güldürdü derler. bebek daha ne yaşadığını bilmeden, birileri onun yerine bilir.
sonra çocuk konuşmaya başlar. yarım yamalak kelimeleri ötekilerce tamamlanır: ba-baba olur, ma-mama olur. kurduğu cümleler bile aslında ondan önce var olmuş bir dilin içinden gelir. çünkü insan, kendi dilini icat etmez, dilin içine doğar.
bir süre sonra yalnızca nasıl konuşacağını değil, ne hissedeceğini de öğrenir: çok alındın derler, güçlü ol derler, iyi insan bunu yapmaz derler, kırılmak ayıptır derler. bunların sadece kötü olmasına da gerek yoktur; iyi şeyleri de tayin ederler; çok zekisin, çok güçlüsün, sen de hiçbir şeyi umursamıyorsun derler.
kendine, kendi isteklerine alan bulamaz; alınmaya korkar olur, saçmalamayı hak göremez, yardım istemeye çekinir. bunları öyle bir bastırır ki, kendi hakikati gerçekten nedir?
bu yüzden bazı sözler unutulmaz çünkü yalnızca duyulmaz; insanın içine yerleşir. bir tohum gibi.
zamanla o tohumlar büyür. insan bazen kendi sesini bile, içine yerleşmiş ötekilerin sesi sanır. arzusuna yabancılaşır.
her konuşma biraz talebe, biraz beklentiye dönüşür.
bir rüyanı anlatırsın mesela. başına kötü bir şey gelecek derler. o cümle içeri girer. şüphe tohumlarını eker, büyür. ve bazen insan, başına gelenden çok, içine ekilmiş anlamlarla yaşamaya başlar. evet, başıma bir şey geleceği bekler…
bu yüzden dil yalnızca konuşmaz. dil tohum atar. onu içimizdeki ötekiler bir bebek gibi büyütür.
bazen insan, kendinin sandığı bu sesleri, içine yıllar önce ekilmiş, kök salan başkasının söylemleri, arzuları olduğunu fark eder. kendi hakikatinin bunlar değil, kendi gibi eksik olan başkalarının olduğunu fark eder.
asıl mesele, bunları söküp atmak değil, hangi topraktan geldiğini ayırt etmektir.
